Dinlerin Ortaya Çıkışı ve Kurban Ritüeli,

1 Dakikada okuyabilirsiniz


0
16

Dinler ve Toplumlarda Kurban Ritüeli Tarihi

Merhaba sevgili izleyiciler. Bu videomuz da “Dinler ve Toplumlarda Kurban Ritüeli” konusunu inceleyeceğiz. “Kurban vermenin altındaki sebepler nedir?”, “Neden kurban veririz?”, “Kurban vermenin tarihçesi?” gibi konulara değineceğiz.

Konu biraz farklı gözükebilir ama kesinlikle izlemeye değecek bir video. Şimdiden keyifli seyirler diliyorum.

Konuya başlamadan önce Celal Şengör’ün “Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir Mi?” adlı konuşmasından biraz alıntı yapayım:

Bir yere dikkatinizi çekeyim. Bunlar Benim düşüncelerim değil.Celal Bey’in düşünceleri. Diğer videolarda yorum yapan arkadaşlar bu konuya takılmışlar ve benim dinimi sorgulamaya kalkışmışlar. Bunu da belirtmek istedim J

Konuya dönecek olursak;

Din nedir? Buradan başlamak lazım. Ben, Dinin altındaki bütün inanç sistemlerini kast ediyorum. Şimdi Din, ilk ortaya çıktığı zaman iki tane işlevi vardı, bugün bile hâlâ iki tane işlevi var.

Bunlardan bir tanesi İzah işlevi. 

İnsanlar, çevrelerinde olup biteni izah etmek istiyorlar. Anlamak istiyorlar. Çünkü bu, insanın hayatta kalabilmesi için gerekli bir şey. Ne olup biteceğini anlayacaksınız ki, ona karşı tedbir alasınız. Yani bir yıldırım düştüğü zaman, insanın ilk sorduğu soru “Bu nedir?” olmuştur. İkinci sorduğu soru, “Niçin olmuştur?”İnsanın ilk dönemlerinde, yani ilk düşünmeye başladığı zamanlarda buna bir açıklama getirmesi mümkün değildir. Çünkü bilimsel bir birikime sahip değildir. Onun için insan, ikinci bir şey icat ediyor; “Yalan Söylemek”. İnsan, şimşeğin çaktığını görüyor, “buna bir şeyin sebep olması lazım” diye düşünüyor. Şimdi ilk insanların bildiği sebepler arasında iki şey var; birincisi kendi, ikincisi hayvanlar. (Hayvan sana saldırırsa ölürsün, hayvan seni boynuzlarsa ölürsün vs. Hayvan burada bir sebeptir.)

Dolayısıyla, şimşeği çaktıran için diyor ki; “Bu bir güç.” Nasıl bir güç? Kendisi gibi bir güç. Çünkü başka bir şey bilmiyor. “Bu kızdı” diyor, “Şimdi bu güç her neyse, benim bir şeyler yapmam lazım. Kızgınlığını geçirmem lazım.” Yine kendisine dönüyor ve soruyor “Benim kızgınlığım nasıl geçer?”. Cevaplar basit; birisi sana iltifat ederse, birisi sana hediyeler sunarsa vs. İnsan da dolayısıyla böyle düşünüyor. “O zaman ben de öyle yapayım. Bunu bize kim yapıyorsa ona hediyeler vereyim, iltifatlar (dua) edeyim de bizi rahat bıraksın.” diyor.

Kendisinin en kıymetli hediyesi nedir o zamanlar? Yiyecektir. O da Yiyecek hediye ediyor. Avını götürüyor ve sunuyor. O güç ve otorite diye gördüğü hayâli şeyle bir ilişki kurmaya çalışıyor. Bu dinin izah görevidir.

İkinci göreviyse düzenlemedir. 

İnsanoğlu bir topluluk içinde yaşıyor. İnsanoğlunun yaşadığı topluluk iki gruptan oluşuyor. Bir grup; Avcılar, diğer grup; Tarımcılar. Şimdi, Avcılar, küçük gruplar hâlinde yaşamak zorundadırlar. Çünkü avı ne zaman yakalayabileceği belli değildir. Bilirsiniz, Etobur hayvanlar bazen haftada 1 defa, bazende 3 defa yerler. Garantisi yok. Avını ne zaman bulursa. Dolayısıyla içerisinde yaşadığı dünya, düzensiz bir dünya. Belirli kuralları olmayan bir dünya. (Av ne zaman gelir, mevsime göre hangi av vardır, av nerden gelir vb.) Bunun için avcı toplumlar, küçük toplumlar olmak zorundadırlar. Genellikle birkaç çekirdek aile, en fazla bir Klan olabilirler. Bunun üstüne çıktığınız zaman topluluğu besleyemiyorsunuz. Çünkü topluluğun av ile hareket etmesi lazım ve ne kadar yiyecek bulabileceğinizin garantisi yok. Dolayısıyla belirli bir nüfus sayısının üzerine Avcılar çıkamazlar.

Daha ilginç olanı, avcının tabiatta gördüğü güçler, az önce bahsettiğimiz güçler. İşte kendisini öldürebilen hayvanlar var mesela. Bunlara güç atfediyor. Bu hayvanların sayesinde öldürmeyi de, ölmeyi de öğreniyor. Ölmek nedir zaten biliyor, hastalıklar var vs. Bu esnada, insanın son nefesini verip gitmesine bir model buluyor. “Bu ölende nedir giden kişi ölmüş? Hiç farkı yok bizden. Bir hoh yaptı son defa nefes verdi gitti. Bu nefes nedir?” diyerek, son nefese Ruh adını vermeye başlıyorlar. İnsanın son nefesiyle beraber ruhunun da gittiği inancı böylece yayılmaya başlıyor. “Bu ruhtur, bizim yaşamamıza sebeptir. Gitti mi biter.” düşüncesi oluşuyor, (e bir de yakınları ölüyor tabi annesi, babası, çocukları ölüyor bu insanların, bir daha görmek te istiyorlar, kabul etmek istemiyorlar açıkçası) ve böylece “Sonraki yaşam” veya “Ruh ölümsüzdür” inancı gelişmeye başlıyor.

Bunun üzerine, hayvanlar arasında da ruhlar farz ediliyor. Doğa felaketlerini, başlarına gelen kötü şeyleri bu öldürdükleri hayvanlara bağlıyorlar. “Bu hayvanların ruhlarından korunursam, hayvandan da korunurum.” diye düşünüyorlar. Yardım isteyebileceği kişiler kimler? Anası, babası. Öldüler mi ne olacak? Bu sefer onların ruhlarından yardım istemeye başlayacak. Avcı toplumlarda bu yüzden Tanrı yoktur. Ruhlar vardır. Ruhlara danışılır. Kâhinler çıkar ortaya, ruhlarla konuşanlar vardır. Daha gelişmiş olan toplumlarda ise artık Gök Tanrı inancı vardır. (Bir tane Ana Tanrı vardır, o da doğanın kendisidir” diye düşünmeye başlarlar. İşin içine sanat ve hayal gücü giren toplumlarda ise orman tanrısı-perisi, su tanrısı-perisi, savaş tanrısı-perisi gibi modeller icat edilmiştir. Avcıların çok basit bir mitolojileri vardır esasında. Her şeyi ruhlar idare eder, her bölgeye göre ayrı ayrı ruhlar vardır.)

Şimdi, gelelim Tarım toplumlarına; bir kere toprakla ilişkiniz var. Toprağa küçücük bir tohum atıyorsunuz, kocaman bir buğdaya dönüşüyor. Bunu ilk yapan insanlar, anne ile toprağı eşit görüyorlar. “İkisi de doğuruyor” diyorlar. Dikkat ederseniz, Tarım toplumlarının ilk gelişmeye başladığı dönemlerde, milletlerde Baş Tanrı, her zaman kadındır. “Tanrıça” inancı hakimdir. İlk defa bu bizim Çatalhöyük’te değişmeye başlıyor. Çünkü volkanlar patlıyor, birçok doğa felaketi meydana geliyor. Volkan patlaması sayesinde nem lokalize oluyor, fırtınalar başlıyor, şimşekler çakıyor. (Bu görüntüyü aklınızda canlandırmaya çalışın… bir felâket. Üstelik bu felâket can alıyor, insanları öldürüyor ve ektiğiniz ürünleri mahvediyor.) Böyle bir şeyi siz ilk insan olarak gördüğünüz zaman, ödünüzün patlamaması mümkün değil. Ancak ilk insan, bu patlamadan bile faydalanıyor ve volkanın kenarındaki obsidyenlerden cam, balta, mızrak gibi silahlar yapıyor. Bu obsidyenin ticareti bile yapılmaya başlıyor. Anadolu’da çıkan bu obsidyenlerin, tâ Sina’ya kadar ulaştığını arkeolojik kazılarda görmüş bulunmaktayız.

Bu sefer insan, bu felâketi getiren ama yanında sana silah veren varlık için “Erkek” modeli geliştiriyor. Çünkü anne doğurucudur, besleyicidir, merhametlidir; ama baba kızar, bağırır, çağırır, döver ama yine de sana silah verir, dövüşmeyi öğretir vs. İlk insan diyor ki; “Bu Tanrı. Bu, babama benziyor. Bir şeye kızdı, ortalığı birbirine katıyor.”

Ortadoğu’nun ilk dinlerine baktığınız zaman, mesela Babil ve Sümer’e bakın, ilk Tufan’ı yapan Tanrı; “Fırtına Tanrısı”. Yunan Panteonu’nun başı olan Zeus meselâ, bir Fırtına Tanrısı. Dolayısıyla bir iktidar değişikliği oluyor. Anne’nin yerine Baba Tanrı imajı geliyor. Düzenleme işlevine gelirsek, Tarım toplumları çok büyük toplumlardır. (Çünkü kalabalık olabilecek bir çevrede yaşar, yiyecek üretirler ve belli bir düzenleri vardır. Hangi dönem hangi yiyeceğin çıkacağını bilir ve üretirler. Başarılı olanları ticaret yapar, merkezî bölgeler oluştururlar.) Fazla sayıda insanı besleyebiliyorlar çünkü. Ancak bazı sorunları var o da; belirli takvimlere uyma mecburiyeti. İşte “Şu zamanda ekiceksin, şu zamanda biçiceksin, şu zamanda depolayacaksın. Bunları yapmazsan; aç kalırsın.” ve bir tarım toplumunun aç kalması, avcıların aç kalmasına benzemez. Avcı toplumu çok aç kalırsa eğer 3-5 kişi ölür en fazla. Tarım toplumlarının aç kalmasında ise; bir mevsim hasat yapılmazsa eğer, bir şehir gidiyor. Dolayısıyla takvim çok önemli.

Peki, bu takvimleri kim tutuyor? İşi gücü olmayan adamlar. Daha doğrusu, bu işle görevli adamlar. Yıldızların hareketini takip ediyorlar, Güneş’i, Ay’ı takip ediyorlar. Onun için Güneş, Tanrı’dır. Ay, Tanrı’dır. Yıldızlar, Tanrılar’dır. (Mesela şuan burç yıldızları olarak bildiğiniz bütün yıldızlar eskiden Tanrı olarak görülürlerdi. Ayrıca Sirius Yıldızı ile ilgili videom yakın zamanda yayınlanacaktır. Bu yıldızlar ile alakalı görevli olan ve konuşan adamlar var; papazlar. Papaza gidip soruyorsun çünkü “Benim ne zaman ekmem lazım?” diye, Papaz da sana cevap veriyor. Bu papazların görevi, takvim yapmak. Bunun için bizim Babil’den elimize son derece detaylı Astronomi takvimleri kalmıştır. Ekeceğin tarih belli, biçeceğin tarih belli, bir de depolayacağın tarih belli. Böylece iş durumu başlıyor. İnsanlara işler dağılıyor. Kimisi tüccar, kimisi depocu vs. ve tarım toplumlarında, kalabalık sebebiyle işi gücü olmayan adamlar fazlalaşmaya başlıyor. Bunlara da iş bulunuyor, ihtiyaç var çünkü.

Şimdi bunu düzenlemeniz lazım. Kim papaz olacak, kim depocu olacak, kim tarlada çalışacak, kim not tutacak vs. Şimdi, bu düzenlemenin yapılabilmesi için bir sosyal çatı lazım. Bu sosyal çatıyı da, empoze edebilmeniz lazım. İnsanların bunu kabul edebilmesi ve hır çıkmaması lazım. Bu düzenleme işlevini de, Din yapıyor.

Şimdi, bunların hangisi birincil olmalı? Düzenleme işlevinin birincil olması mümkün değil. Çünkü; diyelim ki Düzenleme işlevini birincil kabul ettiniz; mesela “İzah işlevini de bu düzenleme işlevi yapıyor, izahları düzenliyor, sosyal davranışı da düzenliyor”, dediniz; şimdi bunun yapılabilmesi için öncelikle bir izahın ortada olması lazım. Ayrıca insanoğlu, genetik yapısından ötürü bazı şeyleri doğarken beraberinde getiriyor. Bazı düzenli davranışları var, çevreyi doğar doğmaz yorumlamaya başlıyoruz biz. Örneğin, doğan bebek hemen meme aramaya başlıyor. Nereden biliyor orada meme olduğunu? Genetik yapısında var çünkü.(İçgüdü’nün DNA ile Aktarımıadlı yazımı okuyunuz)Ancak her çocuğun meme bulacağı da garanti değil. Çocuğun meme bulacağı “varsayımı” yanlış olabilir, mesela annesi ölmüş olabilir. Böyle bir durumda çocuk da ölür. Hayvanlar âleminde de sık sık görülür bu, bazen anne, çocuğunu terk eder. Yavru da açlıktan ölür. İşte insanlar büyüse de, buna benzer varsayımları hâlâ oluyor. Genetik yapısıyla birlikte gelen bazı izahlar var. Çevreden belirli beklentileri var. Örneğin; Timsah yavrusu, doğduğu zaman sineği avlayacağını biliyor. Ördeklerin yüzmesi, kanguru yavrularının kesede beklemeleri vs. Bunların hepsi, canlının genetik yapısıyla beraber gelmiş hareket ve düşünce sistemleri. O çevreyi varsayıyorlar. Dolayısıyla, bir izah işlevinin ikincil kabul edilebilmesi mümkün değil.

Dinler bu konuda açıklamalar sunuyorlar. Çevrede ne olup ne bitiyor, öldükten sonra ne olacak, ne yaparsak tanrılar kızmaz vs. İzahı yaptıktan sonra, bu anlayışa göre cemiyeti düzenlemek zorundasınız. Eğer çevreye ters bir cemiyet düzenlerseniz hapı yutarsınız. Mesela tarım yapıyorsunuz, yazın ortasında ekin ekmeye kalktınız; aç kalırsınız. Demek ki; çevrenizin davranışını bilmek mecburiyetindesiniz. Biz, çevremize göre düzenlenmek zorundayız. Ha, çevremizi de değiştirebiliriz, göç ederiz; ama bilmek zorundayız. Bilmeden hiç bir şey yapamazsınız. Bilim bu yüzden gereklidir. Ancak varsaymadan da bilim yapamazsınız.”

İşte şuan bizim için Bilim ne kadar önemliyse, geçmişte de din o kadar önemli olmuştur. Çünkü geçmiş zamanların bilimi dinlerdir ve insan geliştikçe, daha fazla düşünür oldukça, bu dinlerin daha ayrıntılı hâle getirilmesi ve daha çok şeyleri cevaplaması gerekmiştir. Böylece, sürekli yeni, ama daha kapsamlı dinler ortaya çıkmış ve eski dinleri tarihe gömmüştür. Ancak burada kaçırmamanız gereken nokta şudur ki; ilkel insan döneminde de tanrıdan korkar veya ondan beklenti içine girer, kurban sunardık ve şimdi de sunmaktayız. İlkel insan döneminde de ruhlardan korunmak için kurban verirdik, aksesuarlar icat ederdik; şimdi de yapmaktayız. (Örneğin bir işe kalkışmadan önce hayırlı olması için kurban kesilir, bir kişinin ruhani etkilerden korunması için Nazar Taşı gibi taşlar yapılır, ekinlerinizi ektikten sonra hasadın iyi olması için tanrılara rüşvet niteliğinde kurbanlar sunulur)

Öyleyse, binlerce yıldır hiç değişmeden, resmen içgüdüsel bir şekilde beynimize ve dinlerimize kazınmış olan bu önemli olaylardan birisi olan Kurban hakkında, daha fazla ayrıntıya girme vakti gelmiştir. Bunu, toplumlara ve dinî inançlara göre sıralayarak yapmayı tercih edeceğim.

1. Etimoloji

“Kurban” sözcüğünün dilimizdeki kökeni, adak, hediye, yakın olma, yaklaşma, yakınlık gösterme, hediye verme gibi anlamlar içeren, İbranice “korban” ve Arapça “K-R-B”(كرب) sözcüğüne dayanmaktadır. Ancak dilimize sözcüğün “yakınlaşma” anlamının dolaylı olarak geçtiğini söyleyebiliriz.

İnançsal bir kavram olarak kurban, Bir Tanrı’ya ya da bir başka doğaüstü varlığa sunulan (can)’a denir. Kabul edilen inanışa göre kurban, canlılığın kutsanması anlamına gelir.

Kurban kavramı üzerine yapılan çalışmalar, kurban ritüellerinin çok tanrılı pagan kültürlerden, tek tanrılı dinlere değin bazı benzer anlamlar ve gerekçeler taşıdığını ancak uygulamalar konusunda farklılıklar olduğunu ortaya koyar. Kurban kavramının doğaüstünü denetlemeye yönelik büyü ve bir tür hediye verme eylemi olarak doğduğunu söyleyebiliriz ve kısaca şöyle tanımlayabiliriz: “Kurban, dinsel ya da kutsal amaçlarla sembolik bir sunumun yok edilmesini içeren bir verme eylemidir.”

Türk Dil Kurumu’nun “Türkçe Sözlüğü”nde “kurban”ın kelime olarak taşıdığı anlamlar şu şekildedir:

Dinin bir buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan.

Müslümanlarda kurban bayramı.

Bir ülkü uğrunda feda edilen veya kendini feda eden kimse.

Bir kazada veya bir felakette ölen kimse.

Bazı bölgelerde seslenme sözü olarak kullanılır.

Mecâzî olarak bir inanç, ideal uğrunda fedâ edilen veya kendini fedâ eden kimseye de kurbân denir.

İslamî terim olarak “kurban” (udhiyye); “şartları belirli hayvanları, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla kesmek” şeklinde tanımlanır. Fıkhî bir terim olarak ise “belirli vakitte (kurban bayramı günlerinde) belirli şartları taşıyan hayvanı ibadet maksadıyla usûlüne göre boğazlamak, ya da bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir.

2. Kurban’ın Tarihçesi

“Kurban” kavramı, ve kurban etme ritüelleri insanlık tarihiyle yaşıttır. “Kurban etme” kavramı tarih öncesinden günümüze gelen süreç içinde birincil anlamını koruduğu gibi, ritüel boyutundan, dini ve kutsal boyutlardan sıyrılarak ikincil anlamlar da kazanarak varlığını sürdüren bir kavram olmuştur.

“Kurban kesme” eylemi, İslam Dini’nin doğuşundan çok önceki çağlara kadar uzanır. Çok eski tabiat dinleri ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani dinlerinde yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban sunma, bayram yapma geleneği vardır. İnsanların, tahıl, hayvan ve hatta insan kurban ettikleri olmuştur.

Tarihin dönemleri içindeki uygulamalardan anlaşıldığına göre, kurban olarak sunulan adağın, törelerle belirlenen özel bir törenle (yakılmak, kesilmek, vb.) canı alınırdı. İnanışa göre, bir hayvanın kesilmesi, onun önceden Tanrı’ya adanmış yaşamının özgür kılınarak Tanrı’ya verilmesiydi. Yine inanışa göre, canlı bir öğe içeren yiyecek sunularının sunak ateşinde yakılması, sununun tütsü yoluyla Tanrı’ya ulaşmasını sağlamaktaydı.

İnsanların uydurduğu çeşitli inançlarda da tapındıkları putlar için kestikleri hayvanlara “kurban” demişlerdir. Böyle inançlara sahip insanlar, eski çağlarda putları için hayvanların yanı sıra çeşitli yiyecekleri, hattâ insanları, çocukları da kurban etmişlerdir. Günümüzde ise; bâzı iptidaî kabilelerde aynı vahşet ve çılgınlığa rastlanmaktadır.

İnsan kurban edilmesi ya da insan yerine bir hayvan sunulması da dinler tarihinde rastlanan olgulardır. En değerli sunu olarak insan yaşamının kurban edilmesinde kefaret amacının da bulunduğu görülür. (Savaşta kazanılan zaferin karşılığı olarak tanrılara kurban sunmak amacıyla savaş tutsaklarının kılıçtan geçirilmesi eski çağların yaygın adetlerindendi.)

Tarım topluluklarında, bereket tanrılarını bedenleştirdiğine inanılan kutsal krallar güçten düştüklerinde, toprağın verimini olumsuz yönde etkilememeleri için kurban edilirlerdi. Bazen de, kralların yerine bir süre için başkaları kutsanır ve kurban edilirdi. Örneğin, Batı Afrika’da, Togo ile Nijerya arasında, Ben’in ( 1975'e değin Dahomey) güneyinde yaşayan Fonlar, krallarının ölümü dolayısıyla çok gösterişli insan kurban etme törenleri düzenlerlerdi. Yine Batı Afrika’da, Gana’nın güneyinde, Togo ile Fildişi Kıyısı’na komşu bölgelerde yaşayan halka, Asantiler denirdi. Asantiler de, Taze Yam Şenliği’nde, genellikle suçluları ve bazen de köleleri kurban ederlerdi.

Hz. Nuh’un kurban kesmesinin bir benzeri, Mezopotamya tufan hikayesinde, tufandan sonra kurban sunan Utnapiştim üzerinden anlatılmaktadır.

Târihte ibâdet niyetiyle yapılan ilk kurban, Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ile Kâbil’in kurbanlarıdır. Aralarında çıkan ihtilafta hangisinin haklı olduğunu anlamak için, Cenâb-ı Hakk’a kurbanlarını arz ettiler. Hâbil’in kurbanı kabûl olmuştu. Bunu çekemeyen ve isteğine kavuşmak için çalışan Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürmüştü.

İnsanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı ise Hz. İbrahim’inkidir. Ünlü dinler tarihçisi Mircea Elida, bu olay üzerinde şöyle bir yorum yapmaktadır:

«Morfolojik açıdan bakıldığında İbrahim’in oğlunu kurban edişi Eski-Doğu dünyasında sıkça uygulanan ve İbranilerin Peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi pratiğinden başka bir şey değildir. İlk çocuk, çoğunlukla bir Tanrı’nın çocuğu olarak görülürdü… Bu ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı’ya ait olanın geri verilmesi demekti… Bir anlamda İshak , Tanrı’nın oğluydu, zira Sara doğurganlık çağını geçtikten çok sonra İbrahim ve Sara’ya verilmişti. Ama İshak inançları yoluyla verilmişti onlara; vaat ve inancın çocuğuydu. İbrahim tarafından kurban edilişi, biçim olarak Eski-Sami dünyasında yeni doğmuş bebeklerin kurban edilişine benzese de içerik bakımından bunlardan farklıdır. Eski-Sami dünyasının tümünde böyle bir kurban, dinsel işlevine rağmen sadece bir anane, anlamı tümüyle kavranabilir bir ayinken İbrahim’in durumunda bir inanç eylemidir. Bu kurbanın neden istendiğini anlamaz; yine de bunu yerine getirir, çünkü tanrı böyle istemiştir. Görünürde saçma olan bu eylemle İbrahim yeni bir dinsel deneyimi, imanı başlatmaktadır.»

Tek tanrılı dinlerin insan kurban edilmesi eylemine bakışına gelecek olursak; konuyu açıklayan en temel örneği az önce bahsedilen, Hz. İbrahim’in oğlunu tanrının isteği üzerine kurban etmeye hazırlandığı sırada, tanrı tarafından gönderilen bir koçu kurban etmesi öyküsünde görürüz. İlk olarak Tevrat’ta karşımıza çıkan ve Yeni Ahit ile Kurân’da da yer alan hikâye, Kurân’da bazı farklılıklar gösterir. Kuran’a göre Hz. İbrahim, karısı Sara’dan olan ikinci oğlu Hz. İshak’ı değil, cariyesi Hacer’den olan ilk oğlu Hz. İsmail’i kurban etmekle görevlendirilmiştir. Bu değişiklikte, ilk çocuğun (ilk ürünün) kurban edilmesi inanışının rol oynadığı düşünülebilir. Bu olay, daha önce Ortadoğu halkları arasında sıkça görülen çocuk kurban edilmesi geleneğini ve genel olarak insan kurban edilmesi pratiğini tek tanrılı dinler için sonlandırmış olur. Hıristiyanlıkta ise son insan kurban, kendini tüm insanlığın günahları adına kurban eden Hz. İsa’nın kendisidir. İsa’nın kurban edilmesi, komünyon ayininde sembolik olarak tekrar edilir. Kutsal ekmek İsa’nın bedenini, kutsal şarap ise kanını simgeler; şarabın içilmesi ve kutsal ekmeğin yenmesi İsa’nın sembolik olarak yeniden kurban edilmesi, onun bedeninin ve kanının paylaşılması anlamına gelir. Böylece Hristiyanlık, aslında Semâvi dinler içerisinde kurbanı sonlandırmış tek dindir.

Tek tanrılı dinlerde her ne kadar insan kurban etmek kavramı ortadan kalkmışsa da, Hıristiyanlaşmış Avrupa’da Hıristiyanlığı kabul etmiş oldukları halde bazı pagan inanç sistemlerinin büyü, kurban gibi pratiklerini uygulayan toplulukların varlığına, özellikle Batı Avrupa’da kimi gruplar arasında çocuk kurban etme törenlerinin devam ettiğine dair kaynaklar vardır.

13. yüzyılda Papa IX. Gregorius tarafından kurulan engizisyon kurumunun ve 15. yüzyılda kurulan Yüksek Soruşturma Dairesi’nin asıl amacı, kilisenin maddi ve siyasi menfaatlerine karşı tehdit oluşturan tüm inanç sistemlerinin araştırılması ve ortadan kaldırılmasıdır. Bu kurumlar, sadece sapkın olarak adlandırdıkları, Hıristiyanlık dışı inanç sistemlerinin pratiklerini uygulayan insanları değil, cadılıkla yaftaladıkları, çoğu kadın elli binden fazla insanı ölüme mahkum etmiş ve büyük bölümünü yakarak öldürmüştür. 16. yüzyılda kitlesel bir çılgınlık halini alan cadı avı, özellikle cinselliğini açığa vuran veya evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınların ve toplumun kabul görmüş davranış kalıplarına uyum sağlamakta zorlanan tüm kadın ve erkeklerin cezalandırılmasıyla sonuçlanmıştır. Engizisyon mahkemesince yargılanan bu kişilerin, yine mahkeme tarafından, cadı olduklarının kanıtlanması için son derece barbarca testlere tabii tutuldukları bilinmektedir. 17. yüzyılın sonunda Salem mahkemeleriyle önemli bir örneği görülen cadı avı, sonraki dönemde kitleselliğini kaybetmiştir.

İnsanların cadılık suçlamasıyla öldürüldüğü bu toplu cinayetlerin kurban kavramıyla ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği tartışılabilir. Ancak söz konusu öldürme eyleminin tanrı adına gerçekleştiriliyor olması, eylemin ritüel boyutu ve halka açık, seyirlik bir gösteri olarak gerçekleştirilmesi ve “ruhun arındırılması” bakımından ritüelin önemli bir parçası olan ve pagan kurban ritüellerinden ödünç alınan yakma işlemi iki durum arasında önemli bağlar olduğuna işaret etmektedir.


Bu içeriğe emojiler ile oy verin

Üzücü Üzücü
0
Üzücü
Beğenmedim Beğenmedim
0
Beğenmedim
Beğendim Beğendim
4
Beğendim
Komik Komik
0
Komik
Mükemmel Mükemmel
5
Mükemmel
Korkunç Korkunç
0
Korkunç
Sinir Bozucu Sinir Bozucu
0
Sinir Bozucu
Drone

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerikler Telif Hakkı İle Korunmaktadır. İzin Alınmadan Kopyalanamaz, Başka Bir Yerde Paylaşılamaz !
Eklenecek İçerik
Makale
Görsel yada video ile süslenmiş bir makale oluştur
Test
Bir sonuca ulaşan veya kişilik belirleyen bir test oluştur
Foto Galeri
Kısa açıklamalar ile süslenmiş bir foto galeri oluştur
Video
Video içeren içerik oluştur